When Hitler Stole Pink Rabbit (2019) inceleme

When Hitler Stole Pink Rabbit

When Hitler Stole Pink Rabbit, Nazi Almanya’sında yaşananları anlatan bir yapım. Bu dönemin alıştığınız filmleri gibi, Auschwitz’de geçmiyor ya da soykırımla ilgili ağır sahneler içermiyor. When Hitler Stole Pink Rabbit’in dramatik yönü, bir çocuğun yaşadığı yerinden edilme ve dışlanma duygusunu anlatıyor olması. İnsanların mutlu yaşamlarının onlarla hiç ilgisi olmayan olaylar ya da insanlar yüzünden nasıl felakete sürüklendiğini izlediğimiz yüzlerce film var.

When Hitler Stole Pink Rabbit görsel olarak bir felaket filmi olmasa da duygusal olarak felaketlerin en kötüsüyle; reddedilmeyle ve yuvadan ayrılmayla ilgili. Bunun bir biyografi olması ise dramı daha da ağırlaştırıyor. Hala dünyanın bir yerlerinde bunları yaşayan çocuklar olduğunu bilmekse filmi izlerken hissettiğiniz huzursuzluğu iyice artırıyor.

When Hitler Stole Pink Rabbit 1

When Hitler Stole Pink Rabbit, Judith Kerr’in aynı isimdeki kitabından uyarlama. 1933 Berlin’inde yaşayan, sıradan, mutlu bir ailenin mülteci bir aileye dönüşme sürecini küçük kız Anna’nın gözüyle izliyoruz. Bir sabah erkenden, alabildiği en az eşya ile evini terk etmek zorunda kalan Anna, oyuncaklarını -özellikle en sevdiklerinden biri olan pembe tavşanını- geride bırakmak zorunda kalıyor.

Künye

When Hitler Stole Pink Rabbit’in yönetmenliğini dezavantajlı insanların sesini duyuran filmleriyle dikkat çeken Caroline Link yapmış. Sağır ebeveynleri olan bir ailenin hikayesini anlattığı ilk filmiyle Oscar adayı olmayı başaran Caroline Link ikinci uzun metrajlı filmiyle Oscar’ı alabilmiş.

When Hitler Stole Pink Rabbit’de; çocuk oyuncu Riva Krymalowski, Anna’yı canlandırıyor. Sadece bakışlarıyla bile size dışlanmanın ve özlemin acısını yaşatacak kadar başarılı. Ağabeyi Max’i Marinus Hohmann, Bayan Kemper’i Carla Juri, Bay Kemper’i ise Oliver Masucci canlandırıyor.

When Hitler Stole Pink Rabbit Seyrederiz

When Hitler Stole Pink Rabbit konusu

Nazi Almanya’sında yaşayan Judith Kerr, bir eleştirmen olan babasının dönemin şartları gereği ülkeden kaçması gerekince ailesi ile Almanya’dan ayrılıyor. Bu süreçte yaşadıkları, küçük Anna’nın gözünden anlatılıyor.

Bir eleştirmen olan Bay Kemper ile bir müzisyen olan Bayan Kemper; iki çocukları, yardımcıları ve dostları ile konforlu ve huzurlu yaşamlarının tadını çıkartırken içten içe beklediklerini fark ettikleri bir telefon alırlar. Nazilerin seçimi kazanma ihtimali yükselmiştir ve eğer iktidara gelirlerse Bay Kemper için zor günler başlayacaktır. Böylece Bay Kemper aynı gece apar topar ülkeden ayrılır. Birkaç ay sonra da ailesini yanına alır. Fakat büyük bir gizlilik içinde yürütülen bu taşınma yüzünden yanlarına pek fazla bir şey alamazlar. Böylece yardımcıları, dostları ve alıştıkları her şey arkalarında kalır.

Film, bir çocuk şenliği ile başlıyor. Çocukları kostümleriyle ve neşe içinde görüyoruz. Fakat aniden içeri dalan Nazi üniformalı çocuklar ülkede yaşananların küçük bir piyesini gösteriyor gibi. Evlerine döndüklerinde sevgi dolu yardımcıları Heimpi’yi, sıcak yemekleri ve neşeli annelerini bulurlar. Filmin devamında bunlara olan özlemlerini haklı çıkartacak bu sahnelerde çocuklar belki de son mutlu günlerini yaşamaktadır. Yaşamlarının bir adaptasyon çabasına dönüşeceği günlerin henüz farkında değillerdir. Bu mutlu sahne bir telefon konuşması ile kesilir. Bay Kemper tehdit altındadır ve pasaportuna el konulma ihtimali olduğundan acilen ülkeyi terk etmesi gerekmektedir.

Anna geride bıraktığı oyuncakları ve yardımcıları Heimpi için o kadar üzülür ki üç hafta boyunca hasta yatar. Bu durum ailenin parasının büyük kısmını harcamasına ve böylelikle de planlarının bozulmasına neden olur. Böylece bir taşra kasabasına yerleşmek zorunda kalırlar. Çocuklar hayatları boyunca hiç görmedikleri bu yaşam tarzına alışmakta zorlanırken Bay Kemper çoğu zaman inançları ve ailesinin geçimi arasında karar vermek zorunda kalır. Eleştirileri yüzünden zor günler geçirmiş olan bir tiyatro yazarı ile karşılaştığında inançlarının yanında durmayı seçse de Bayan Kemper, giysiye ve yemeğe ihtiyacı olan çocuklarının ve müziğe duyduğu özlemin karşısında aynı gücü kendisinde bulamaz. Filmin en iyi sahnelerinden biri çocukların yemek masasını gördükten sonra birbirlerine bakışı ve Bayan Kemper’in piyanoyu gördüğü andaki gülümsemesi olabilir.

Çocukların gittikleri her yeni ülkede en baştan başlamak zorunda kalışları, alışkın oldukları hayatı özleyişleri, dönemin şartlarının kalanlar kadar olmasa da kaçanlar için de zor olduğu mükemmel bir biçimde işlenmiş. Ait olmak, evinde olmak, alıştığın yaşamın sıradanlığı içinde olmak ne kadar büyük bir şans. İzlerken iliklerinize kadar hissediyor ve bunu elinizde olmayan nedenlerle kaybedebileceğinizi düşündüğünüzde öfkeleniyorsunuz.

Küçük Anna film boyunca felaket resimleri çizerken Judith Kerr’in hayatının ilerleyen dönemlerinde neşeli çocuk kitapları çizmesi çocukluğundaki kaygılı düşüncelerinden kurtulmuş olduğunu düşündürdü bana. Judith Kerr’in kitabı ülkemizde “Hitler Oyuncağımı Çaldı” ismiyle tanınıyor.

Total
0
Shares
Önceki
Hızlı ve Öfkeli 9

Hızlı ve Öfkeli 9 inceleme

Sonraki
Downton Abbey 2

Downton Abbey 2 filmi 2022 yılına ertelendi